Into the Wild: Ben’i Yak, Her Şeyi Yak!
Sean Penn, bir kaçışın, bir isyanın, bir kurtulma arayışının, bir yolculuk idealinin hikâyesini anlatıyor son filminde. Kaçma, uyanma, gözlerimizin pusunu silme hissini gerçek bir hikâyeden yola çıkarak anlatıyor. İster diskur diyelim, ister simulakr, ister Sistem bizi sarıp sarmalayan, onun kelimeleri, temsilleri, hatta hayalleri olmadan nefes alınacak bir dünyanın peşinde savrulanları yüreğinden yakalıyor Christopher McCandless’ın hikâyesi. Vahşi Medeniyet’ten vahşiliğin aslına, insansız ama daha insani olana bir yolculuğun hikâyesi Into the Wild.
Felsefe yüksek bir dağ yoludur… ıssız bir yoldur ve yukarı çıktıkça daha da ıssızlaşır. Bu yolu her kim izlerse hiç korkmamalı, her şeyi geride bırakmalı ve kış karında güvenle ilerlemelidir… Kısa süre içinde altındaki dünyayı görür; kumsalları ve bataklıkları gözünün önünden kaybolur, düzgün olmayan noktaları düzelir, yırtıcı sesleri artık kulağına ulaşmaz. Ve yuvarlaklığını da görür. Kendisi her zaman saf ve serin dağ havasındadır ve güneşi görür, oysa aşağıdaki herkes gecenin karanlığıyla kuşatılmıştır. - Arthur Schopenhauer
İnsandan Uzak, Gerçeğe Yakın
Sean Penn, bir kaçışın, bir isyanın, bir kurtulma arayışının, bir yolculuk idealinin hikâyesini anlatıyor son filminde. Bu günlerde ihtiyacını daha fazla duyduğumuz, kaçma, uyanma, gözlerimizin pusunu silme hissini gerçek bir hikâyeden yola çıkarak anlatıyor. İster diskur diyelim, ister simulakr, ister Sistem bizi sarıp sarmalayan, onun kelimeleri, temsilleri, hatta hayalleri olmadan nefes alınacak bir dünyanın peşinde savrulanları yüreğinden yakalıyor Christopher McCandless’ın hikâyesi. Vahşi Medeniyet’ten vahşiliğin aslına, insansız ama daha insani olana bir yolculuğun hikâyesi Into the Wild (2007).
Chris, birikmiş bir hiddetin ama vakur bir asiliğin planlanmış kopuşunu sergiler. İyi dereceli bir mezuniyet, parlak kariyer göstergeleri, iyi bir araba, hasılı modern hayatın nimetlerini baştan sona terk eder. Bütün kimlikler yırtılır, paralar yakılır, otomobil terk edilir. Farkında olup olmadığımız modern dünyaya ait bütün lekelerden bir arınmadır bu.
Chris’in çıktığı yol, insansıza doğrudur. Daha doğru bir deyişle, toplumdan, sistemin sarasına yakalanmış toplumdan uzaklara doğrudur. Coğrafi olarak Chris’in en büyük hedef olarak Alaska’yı seçmesi de bu yüzden boşuna değil. Sınırları zorlamak ister Chris, Amerika’nın en ucuna uzanmak ister.
İnsanın, bize sunulan cehennemin parçasına dönüşen insanın bakışından uzaklara kaçma isteği galiba en sinema diliyle, ilk sahnelerde, Chris’i Alaska’ya getiren son otostopunun gösterildiği sahnede veriliyor. Burada kadrajın uçlarında gezinir Chris - o karın beyazında kara bir noktadır sadece. Çerçevenin kâle almadığı, ona yönelmediği, değiştirme gücü olmayan, kameraya yön veremeyen bir nokta. Ama zaten o tam da böyle kesin, tastamam bir kaybolmayı istemiyor mu? Görünmezliği, bilinmezliği, tanınmazlığı, duyulmazlığı? Hatta kitaplardan, Tolstoy’dan, Jack London’dan, Thoreau’dan inşa ettiği hayatının kelimeleri, sözleri, deyişleri bile sadece mutlak sessizliğe bir çağrı olarak dillendiriliyor bana kalırsa-dilsizleşmek için. Gerçek dil, güzelliğin hep yeniden keşfinde bir duygudur artık. Çünkü Chris, “Sınır tanımayan bir maceracı. Evi yollar olan, güzelliklere yolculuk yapan bir seyyah.”
Bildiğimiz Penn: Asi, asabi, efkarlı, sorumlu, sorunlu, erkek
Özellikle filmin ilerleyen sahnelerinde terk edilen asıl unsurun aile olduğu düşünülebilir. Bu bakımdan, Amerikan bağımsızlarının artık ciddi ve can sıkan bir klişeye dönen sorunlu aile teması Into the Wild’da da var. Bunun üzerinde gereğinden fazla durulması kimi yerlerde eleştirilse de film kesinlikle bundan ibaret değil. Her şeyden önce Penn’in asıl niyeti bu yönde değil. Krakauer’in kitabını okumadığımız için elbette orada nasıl bir eğilim olduğunu bilemiyoruz. Fakat, bildiğimiz Penn ise onun hikâyeyi anlatırken seçtiği açılar ve vurgular aileden öte (evet, o da var) sisteme dönük bir eleştiriyi içerir. Okulun kara-metal-sivri parmaklıklarına yoğunlaştığında, o kayan, bulanık şehir görüntülerinde, dev gökdelenlerin göğü delmekle beraber hayatı zindanlaştırdığının altını çizerken, liberal-beyazyakalı-sırıtkan suratları nefretle odağına alırken bu tavır daha net görülebilir.
Gerek oyuncu, gerek yönetmen olarak Penn bizde trajik bir sızı, politik bir asi imajı verir. Into the Wild, evet nihayetinde bir trajedi olabilir ama ondan daha çok bir özgürleşme süreci hikâyesidir, sisteme en sıkı sövgülerden biridir. Başka bir yönetmenin elinde çok rahat bir Beat kuşağı, Hippi jenerasyonu filmi olabilecek Into the Wild, bu yüzden Penn’in elinde bir sistem eleştirisine dönüşür. Yine bu yüzden, Chris hep hippilerin uzağındadır. Onlarla birliktedir, ama hep onlardan ayrıdır – hem fikir, hem mekân olarak.
Başka Bir Dünya Mümkün
Chris’in “hakikat” yolculuğu (hatırlarsak: Bu noktada Thoreau’dan bir tefsir yapacağım. “Bana aşk, para, şöhret, adalet yerine gerçeği verin.”) beş evreden oluşur: Kendi Doğumum, Ergenlik Çağı, Erkeklik Çağı, Aile, Bilgelik. Bu “kendini bil” düsturunun kendi dilince tercümesi. Bu sürecin Penn’in sinema dilindeki yansımasının özellikle vurgulanması gerekiyor. Statik ve lineer bir anlatım yerine, tam yerinde kullandığı flashback ve flashforwardlarla Penn filmi gerek uyarlama pratiği bakımından, gerek kendi kaygılarını yansıtmak adına bambaşka noktalara taşıyor.
Her evrede bir arınma, kurtulma, silkinme, sistemle hesaplaşma ve değilleme gösterilirken, buna olgunlaşma, inşa, zenginleşme eşlik ediyor. Sistemin tüm nüveleriyle sinmiş olduğu “lanet olası bir yalan kümesi” olan aile yıkılırken, diğer taraftan “yolda” gerçek ailenin adı hecelenmeye çalışılır. Kariyer, beklenti ve kimlikler yakılırken, Alaska’nın, sistemin uzağının, doğanın, kirlenmemişin, bir bakıma “gerçeğin” tam o ânda ve tam orada varlığına adım atılarak yepyeni ve özgür bir “ben”in temelleri atılır. Chris McCandless değildir artık, Alexandre Süperberduş’tur. Süper, über, over bir gezgindir. Ama en sonunda, kimlikleri yaktıktan, ergenliği aştıktan, erkekliği geçtikten, bilgeliğin erdemleriyle yüzleştikten sonra tekrar kendi adına döner – Chris’e. Ve filmin sonunda, bütün yolculuğunu üzerine kurduğu düşüncesine ters bir ifade kazır tahta günlüğüne: Mutluluk ancak başkalarıyla paylaşıldığında gerçek.
Bu öğüde rağmen, ölümle verilen trajik sona rağmen “Bakın işte, bu size bir ders olsun!” filmi değildir Into the Wild. Penn, bir “olma” öyküsü vermeye çalışır. Vazgeçilmez kıldığımız, farkında olalım olmayalım tüm hücrelimize dek modern dünyanın diline saplanıp kaldığımız böyle bir zamanda, Penn Christopher McCandless’ın hayatıyla hayata başka açıdan, bize unutturulan bir açıdan bakmayı hatırlatır – bunun mümkün olduğunu dillendirir. Evet, bu hayatın imkânlarıyla düzenin tanıdığı sınırlar arasındaki bir yol mitidir bir yönüyle. Evet, ölüm, başka bir dünyayı müjdelemenin imkânsızlığından izler vererek pesimist bir ibare olarak durur. Ama her şeye rağmen, Into the Wild, “başkalarıyla mümkün” olabilen mutluluğun yardımıyla yolda olmanın, yıkmanın ve olmanın toplumsal olması gerektiğine bir vurgu olarak okunmalıdır. McCandless’ın Magic Bus’ının önündeki son ve gerçek fotoğrafından uzanan tebessüm işte bize, “toplum”a yapılan böyle bir çağrıdır - Penn’in sayesinde toplumsallaşan bir çağrı: Kendini bil, sisteme haddini bildir.
Penn, Gautier, Vedder
Penn, Krakauer’in 1996 tarihli eserini sinemaya aktarırken yönetmenliğinin en başarılı örneklerinden birini veriyor, diyebiliriz. Özellikle Motosiklet Günlükleri’nden (2004) hatırlayacağımız görüntü yönetmeni Eric Gautier’in kamerasıyla bu yeteneğin daha da güçlendiği söylenebilir. İzlediğimiz bir film, bir gerçek hayat hikâyesi olsa da bir film. Ama onun kişisel bir günlüğe, hatta bir belgesele dönüştürmeye çalışan bir renk var. Zaten görüntünün üzerinde akan Chris’in el yazmaları filmi günlük yapmaya yetiyor. Ama omuz kamerası kullanımı bir yana, Chris, pardon Süperberduş’un “süperelma”ya övgüler döşerken birden kameraya dik dik gülümsemesi filmi bir belgesel gerçekliğine taşıyor. Bu arada, Into the Wild, müziğiyle de unutulmayacağa benzer, Eddie Vedder’ın müziğiyle, sesiyle, sözüyle.






Bu Yaziyi Siteye Ekleyen Uyemiz
Adi: Zeus
Arkadasi: 34
Uyeye:
Popularite: 4553
Uye su an offline!
Bu Yaziyi Favorilerine Ekleyen Uyelerimiz











