| Yazı İçerik |
|---|
| Empresyonizm Nedir |
| Empresyonist Ressamlar |
EMPRESYONİZM;
İzlenimcilik anlamına gelen empresyonizmde sanatçılar dış dünyaya ait olanı; ışığı, renkleri, tepkileri, hüzünleri işlemekte ve yakalanan anlık konuları resmetmektedir. Bu akım ışık ile resim yapma olarak tanımlanmaktadır. İzledikleri temel kaynak güneştir. Konu ışık yansımaları arasında kaybolmuştur. 17. yüzyılda doğan Barok üslup, hayli değişmiş olarak 18. yüzyılda da varlığını sürdürmüştür. Barok sanatın gölge-ışık karşıtlığına dayanan çarpıcı, içe işleyici dramatik etkisi giderek kaybolmuş ve yerini daha yumuşak bir üsluba bırakmıştır. Bu dönemde ressamlar, atelyelerin loş ortamından çıkıp güneş ışığı altında resim yapmışlardır.
Â
Â
Bu dönemin en önemli temsilcileri Claude Monet, Auguste Renoir, Vincent van Gogh, Cezzanne, Toulouse Leatrec, Sisley, Camille Pissarro'dur.Â
                         Â
  Â
                                 Vincent van Gogh'un Arles'de Kahvehane tablosu
On dokuzuncu yüzyılda, Delacroix'nın, Corot'nun, Turner'in klâsik paleti bırakarak empresyonizmi, belÂki farkına varmadan, hazırlamışlardır.Bu hazırlama, dört başı mamur bir ekol halinde 1874 yılında kurulacak, az zamanda resim dünyasını etkisi altında bırakacaktı.Â
Hepsi 1830 ile 1841 arası doÄŸmuÅŸ bir grup genç ressam 1860 yılında Paris'te buluÅŸmuÅŸ, yeni bir akıÂmın temellerini atmıştı. Bu ressamlar Claude Monet, Camille Pissaro, Sisley, Guillaumin, Degas, Cezanne, Berthe, Morizot ve Bazille idi. Genç ressamlar, birlikte çalıştıkları akademilerin öğretim sistemini benimsemiyor, artık eskimiÅŸ, devÂrini kapatmış çalışma metotlarından kaçmak istiyorlardı. Koyu gölgelerle ağırlaÅŸmış çıplak model etütleri, antik heykellerden kopyalar, Rönesans estetiÄŸiÂnin soysuzlaÅŸmış prensipleri yerine; taze, canlı, doÄŸÂrudan doÄŸruya tabiattan ilham alan resimler yapmak istiyorlardı. Bu amaçlarına varmak için genç sanatçılar, hoÂcaları Gleyre'e sırt çevirerek sehpalarını nehir kıyıÂlarına, ormanlara, tabiat motiflerine götürdüler ve berrak, ÅŸeffaf, gün ışığını canlandıran tablolar meyÂdana getirmek isteÄŸi ile çalışmaya baÅŸladılar. BöyÂlelikle, birkaç yıl içinde, resim tarihinde eÅŸlerine rastÂlanmaz, orijinal görüş ve teknikli tablolar meydana gelmiÅŸ oldu. 15 Nisan 1874 de genç ressamların kurdukları grup, Nadar fotoÄŸrafhanesinin Capucines bulvarınÂdaki büyük atölyesinde ilk sergisini açtı. Claude Monet'nin teÅŸhir ettiÄŸi "DoÄŸan GüneÅŸ, Empresyon" adÂlı tablosu, genç grubun firması oluvermiÅŸti. "EmpresÂyon", yani "Tesir-etki-duygu" adı "Charivari" miÂzah dergisi tarafından alaya alınarak yeni ressamlar "Empresyonist" -Tesirci-Duygucu" olarak isimlendiÂrilmiÅŸti. Genç ressamlar bu alaydan gücenecekleri yerde, gerçekten "Duygu, etki peÅŸinde koÅŸmakta olduklarıÂnı" söyleyerek mizah dergisinin taktığı bu adı kabul etmiÅŸlerdi. Claude Monet'nin "DoÄŸan GüneÅŸ, Empresyon" diye isimlendirdiÄŸi, hararetli çekiÅŸmelere yol açan tablosu, gerçekten de Empresyonizm akımının bayÂraktarı olacak kadar devrimci, ihtilâlci bir eserdi. Claude Monet, bu tabloyu, sabah sisi içinde, Argenteuil'de, Seine Nehri kıyısından yapmıştı. TabloÂyu mavi bir buÄŸu kaplıyordu. Uzaktan, mavilikler içinden portakal rengi bir güneÅŸ doÄŸuyordu. TabloÂda her ÅŸey belli belirsizdi. Net, kesin resmedilmiÅŸ hiçÂbir biçim yoktu. Tablo, Claude Monet'nin deyimi ile, "tabiata açılmış bir pencere" idi. İngiliz ressamı Turner'in bazı eserleri bir yana, resim tarihi böylesine çalışılmış tablo görmemiÅŸti o güne kadar. Claude Monet ve arkadaÅŸları biçimlerin, tabiat manzaralarının sertliÄŸini, kesinliÄŸini deÄŸil, akÂsine, tatlılığını, yumuÅŸaklığını canlandırmak istiyorÂlardı. Gerçekten de tabiatta bütün biçimler hava katÂları içinde yumuÅŸamış, sanki erimiÅŸ gibi deÄŸil mi idi? GüneÅŸin doÄŸuÅŸunda, batışında sular, kıyılar, aÄŸaçlar, evler, hattâ insanlar atmosferin kâh mavi, kâh mor, sarı yada turuncu cıvıltısı içinde eriyor, maddelerini yitiriyorlardı. Hele uzaklar, arka plânÂlar büsbütün siliniyor, hafif, bellisiz buÄŸular halinÂde eriyorlardı. Günün her saati baÅŸka idi. Klâsik ressamların hiç ilgilenmedikleri bu baÅŸkalık, Empresyonist resÂsamlara boyuna deÄŸiÅŸen, boyuna yeni âhenklere büÂrünen bir hayal âleminin kapılarını açıyordu. Orman içleri, nehir kıyıları, köy evlerinin turuncu damları, yelkenliler, havada dalgalanan bayraklar, güneÅŸli pırıltılar içinde gezinen beyaz entarili kadınlar, ekilÂmiÅŸ tarlalar, tabiat ortasında, gün ışığı altında rastÂlanan bütün bu konular Empresyonist ressamların baÅŸlıca temaları idi. Empresyonistler atölye çalışmalarından kaçınıÂyorlardı. Atölye ışığında her ÅŸey ağırlaşıyor, koyu gölgelere bürünüyordu. Atölye ışığı tabii, normal bir ışık sayılamazdı. Normal ışık, saf, pürüzsüz ışık dıÂÅŸarıda, açık havada idi. Tabloların dışarıda, tabiat konusu karşısında meydana gelmeleri gerekiyordu. Empresyonistlerin atölyesi tabiatın kendisi, nehir kıyısı, aÄŸaç gölgesi, tarla ortası idi. Empresyonistlerin çalışmaya baÅŸladıkları yıllarÂda bilim, renk fenomenlerini kesin olarak incelemiÅŸ, sonuçlandırmış bulunuyordu. Renk üstüne yapılan araÅŸtırmalar, Empresyonistler için teknik plânda saÄŸÂlam bir dayanma alam oldu. GüneÅŸ ışığında ne siÂyah vardı, ne de o güne kadar klâsik ressamların kulÂlandıkları griler, kahverengileri, koyu tonlar, kıymetÂler. Bundan ötürü, tablolara olanca parlaklıklarını vermek için, eski ressamların paletin deki bütün koyu renkleri atmak, yalnız güneÅŸ prizmasındaki altı, yeÂdi rengi kabul etmek gerekti. Artık, bundan böyle ışıklar; sarı, turuncu, kırmızı, gölgeler mor, mavi olacaktı. Tablo, bir yandan sıcak, bir yandan soÄŸuk renklerin denklendiÄŸi parÂlak, ÅŸeffaf, pırıltılı, cıvıltılı, bol ışık veren, güneÅŸi duyuran bir alan olmalı idi. Tabloyu seyredenin göÂzü kamaÅŸması gerekti. Claude Monet'nin, Sisley'in, Camille Pissaro'nun. Renoir'ın, Guillaumin'in Bazille'in tabloları bu prenÂsip üstüne kuruldu. Bu prensip uzun yıllar halkça yadırgandı. Halk, deseni kesin olarak sınırlandırılmış, sert renklerden kaçınan, genel olarak siyaha, kahveÂrengine kaçan gölgeli, gerçekçi resimlere alışmıştı. Oysa, Empresyonizm bütün bu akademikleÅŸmiÅŸ deÄŸerleri bir yana atıyor, seyirciye yepyeni bir dünya açıyordu. Empresyonist tablolarda desen-çizgi yapısı eski kesinliÄŸini yitirmiÅŸti. Biçimler titrek, belirsiz sınırÂlandırılmıştı. Desen, çizgi yapısının önemi ikinci, üçüncü plâna atılmıştı. Empresyonist tablolarda önemÂli özellik, gün ışığının parlaklığı, ÅŸenliÄŸi, cıvıltısı idi. Konu da önemini yitirmiÅŸti. ÖrneÄŸin, Claude Monet, bir tarlaya diktiÄŸi şövaleyi yerinden oynatmadan, ayÂnı tabiat parçasına bakarak, onu, günün çeÅŸitli saatÂlerinde büründüğü renkler içinde yorulmadan, bıkmaÂdan resmedebilirdi. Aynı konu, aynı tabiat parçası sabah, öğle, öğle sonrası ve akÅŸam baÅŸka baÅŸka âhenklere bürünüyordu. Böylelikle Claude Monet, çaÂlıştığı yerden kalkmadan dört, beÅŸ tablo yapmak yeÂniliÄŸini getiriyordu. Empresyonistler boyayı tuval üstüne, eski resÂsamlardan çok deÄŸiÅŸik bir teknikle sürüyorlardı. Boya karışımlarını azaltmışlardı. Belli bir "ton" u, bir renk kıymetini bulmak amacıyla birbiriyle karıştırıÂlan renklerin -kimyevî barışmazlık yüzünden- sonunÂda karardığını, ÅŸeffaflıklarını yitirdiklerini anlamışÂlardı. Bu yüzden karışımları azaltmışlar, üçten fazÂla rengi hamur haline getirmemeye çalışmışlardı. DaÂha uzaÄŸa giderek, renkleri palette karıştırmadan tuÂval üstüne yan yana sürüyorlardı. Böylelikle karışıÂmı, tabloya uzaktan bakan seyirci gözü yapıyordu. ÖrneÄŸin, mavi ile sarı karışımından doÄŸacak yeÅŸil, bu renkler tuval üstüne yan yana sürülmekle saÄŸlaÂnabiliyordu. Bu tarz gerek mavinin, gerek yeÅŸilin bütün kıymetleriyle canlı kalmasını, karışarak kirÂlenmemesini saÄŸlıyordu. Tuval üstündeki yakınlıklaÂrı karşılıklı etkiyi doÄŸuruyor, yan yana sürülmüş maÂvi ile sarı, otomatik olarak yeÅŸil rengi doÄŸuruyorÂdu. Empresyonist akımını iki yönden ele alabiliriz: Teknik bakımından baÅŸardığı devrim, duygu bakımınÂdan getirdiÄŸi taze hava. Teknik devrim gerçekten de pek önemli idi. GüÂneÅŸ ışığındaki yedi rengi kullanmakla saÄŸlanan renkÂlilik, parlaklık, klâsik sanatın siyah, kahverengilerini tarihe veriyordu. Empresyonist tablolar "tabiata açılmış birer pencere" gibi aydınlık, ferahtı. Artık ressamlar gece karanlığını hatırlatan ağır, koyu gölÂgeler vuramazlardı. Empresyonist tablolarda uçuÂÅŸan turuncu, sarı, mor, mavi renkler güneÅŸ aydınlıÂğında kamaÅŸan gözlere tablonun da göz kamaÅŸtırıcı olabileceÄŸini gerçekleÅŸtiriyordu. Duygu bakımından Empresyonizm, adamakıllı eskimiÅŸ gelenekleri kökünden yıkıyordu. Konu, heÂle edebî, tarihî yada mitolojik konu ressam için arÂtık önemli deÄŸildi. Ressamın baÅŸlıca ödevi herhangi bir sahneyi, bir olayı canlandırmak deÄŸildi. Bir baÂkıma insan da resimdeki eski yerini kaybetmiÅŸti. İnÂsan resmi, portresi, çıplak yada giyinik kadın vücuÂdu yerine ele alınan tek konu tabiat idi. Ressamı bunÂdan böyle ilgilendirecek ancak tabiat olacaktı. Hem de açık, pırıltılı, güneÅŸin olanca kuvvetiyle egemen olduÄŸu bir tabiat.
Claude Monet (1840-1926) — Alfred Sisley (1839 -1898) — Camille Pissaro (1830-1903) — Armand Guillaumin (1841-1927) — Berthe Morizot (1841-1895) — Frederic Bazille (1841-1870).
 Paul Cezanne (1839-1906), Edgar Degas (1834-1917), Renoir (1841-1919) gibi üç büyük ressamı da Empresyonist akımın çerçevesi içine almak gerekse de, bunlar kendilerine has özelliklerle yukarıda sayÂdığımız ressamlardan ayrılıyorlardı.Cezanne, Empresyonizmin prensiplerini kabul etmekle beraber, tablonun biçim ve geometrik yapıÂsını da ele alıyor, böyle yaparken Kübizmin temeliÂni atmış oluyordu. Cezanne'ın tabloları renk bakımınÂdan Empresyonist olmakla beraber, desence de saÄŸÂlamdı. Daha doÄŸrusu, Empresyonistler renklerle eÅŸyanın sınırını, desenini "eritir" iken, Cezanne bu renklerle hem atmosferin titreÅŸimlerini, hem de eÅŸÂyanın arkitektüral yapısını ifade etmek istemiÅŸti.
Renoir manzara ressamı deÄŸildi, figür, portre, kompozisyon ressamı idi. Tabiat onun resimlerinde figürlere ekli bir dekordu. Renoir'a göre, ideal koÂnu kadın vücudu idi. Kadın vücudunu ifade için bu ressamın Empresyonist kurallardan uzaklaÅŸarak klâÂsik resmin geleneklerine yaklaÅŸması gerekti. Ama ReÂnoir, örneÄŸin Venedikli ressamlara benzerliÄŸini, Empresyonist paletten fedakarlıkla elde etmemiÅŸ, renk titreÅŸimini figür ve portre tarzlarında tatbik etmek ustalığını göstermiÅŸtir.
 Degas, pastellerinde Empresyonistti, ama boyaÂlarında, hele tiyatro, bale, at yarışları gibi konularÂda geleneÄŸe baÄŸlanabilirdi. Ne var ki, Degas, komÂpozisyon kurmada büyük yenilikler getirmiÅŸti. KenÂdinden önceki hiçbir ressamın gösteremediÄŸi bir ceÂsaretle ancak fotoÄŸraf enstantanelerinde görülen haÂreket canlılığını tablolarına aktarıyor, tablo çerçeveÂsinin dört yanını fotoÄŸraf makinesinin objektifi giÂbi kullanarak resmetmek istediÄŸi konunun en önemli parçalarını alarak kalanını sanki kırpıyor, harcıyorÂdu.





Bu Yaziyi Siteye Ekleyen Uyemiz
Adi: Zeus
Arkadasi: 34
Uyeye:
Popularite: 4549
Uye su an offline!
Bu Yaziyi Favorilerine Ekleyen Uyelerimiz
Bu Yaziyi Notlarina Ekleyenler